1 Nisan 2009 Çarşamba

real life always has a twist

geçiyordum, 
curcunaya baktım, durdum, 
hiç bir zaman acelem yoktu hayata, 
önemli olan yolun sonuna ulaşmak değil, 
yolu kendisiydi ne de olsa,
 onun için ya, metro hattının yanıbaşında, bisiklet yolunda geçiyor bazı hayatlar.
insanlar vardı, derme çatma tezgahlarda, birer birer yüklenmişler omuzlarına anılarını, hatıralarını ve geçmişlerini, doldurmuşlar bir sandığa şimdi satıyorlar yok pahasına.. 
bu da diğer hepsi gibi, satılık çocukluk anılarından sadece biri. 

gerek yok ne düşünüp kendini heder etmeye, ne de iyi geceler'den sonra tatlı rüyalar demeye, 
çünkü rüyalar rüyadır, 
bana sabah uyanacağım gerçek bir gün lazım, 
gerisi mi? 
ben almiyim, üstü sizde kalsın. 

31 Mart 2009 Salı

niyedir bu izmir aşkı?

izmir aşkı nedir, sezen aksu'nun şarkılarından, cemal süreya'nın bir yazısında, milletin dilinde dinler anlarsın zaten, pek bi sevilir izmir; gavurdur, gevrektir, şendir, dişildir. peki bunca sevmek nedendir, onu da ben söleyim, hasrettendir.
dön bak şimdi kim övmüşse izmir'i, artık orada değildir, göçüp gitmiştir ve özlemektedir; belki şehri, belki de şehirde geçirdiği gençliğini, yaşadığı en heyecanlı ilklerini. işte sırf bu yüzdendir, hale'nin, görkem'in, sezen'in, esra'nın ve bilimum uzaktaki diğerlerinin izmir diye yanıp bitmesi, yanıp bitip de toplayıp pılıpırtı ilk fırsatta dönmemesi...

29 Mart 2009 Pazar

tini mini mim'im

altın mantarlı yazarlarımızdan arcoiris mimlemiş ve ey esra yaz bi yazı kitaplar hakkında demiş.
 şöyle ki, yaşlanmaktan mı (höh 21'inde mi?), olgunlaşmaktan mı (bak bu olabilir işte) bilinmez zevklerim, renklerim, şeklim şemalim pek bi değişiyor benim. bazen sevdiğim bir filmi ikinci kez izleyeyim diye ekranın başına geçerim ve "ay ben bunun nesinin beğenmişim " der, büyük bir hayal kırıklığıyla yarısında izlemekten vazgeçerim. ama konu kitaplar olunca, dünyada okunmayı bekleyen yüzlerce yeni kitap, keşfedilmeyi bekleyen onca farklı hayat olduğunu düşündüğüm için henüz hiç bir kitabı ikinci kez okumadım ben.
işte hâl böyleyken *en sevdiğim kitap "karin karakaşlı"nın "müsait bir yerde inebilir miyim?" idir. kitabı alice olarak yeni baştan doğmadan önce, "hüzün bir insana bu kadar mı yakışır" dönemimde okuduğum için tekrar okumaya yönelik bir cesaretim yoktur, ama 2.si okunacak tek kitap varsa aklımda, o da budur.  

*kitap yazar mıydım? roman filan yazamazdım heralde, ucunu başını tutturamazdım bu son derece değişken halimle; ama kısa öyküler ve denemelerden oluşan bir kitabım olurdu, yıllar içinde bilgisayarımın "writings" klasöründe text file olarak birikmişlerden yada siyah renkli gümüş kabartmalı dosyamın içinde beyaz kağıda siyah keçeli kalemle yazılmış olanlardan bir derleme... 

bence okumak istemekle, o kitap benim olsun istemek farklı duygulardır, merakından bi kitabı arkadaşından alıp okuyabilirsin ama bazı kitap vardır ki satın alırsın, özene bezene saklarsın, senden başka kimseye de okutmazsın. işte benim ifedix'te *favori listemde alınmayı bekleyen kitapların listesi şöyle, diğer okumak istediklerimden hiç bahsetmiyorum bile.

varolmanın dayanılmaz hafifliği - milan kundera
de ki işte - oruç aruoba
hayat gerçeğe perde - cem mumcu 
atmosferik rahatsızlıklar - rivka galchen
yüzyıllık yalnızlık - gabriel garcia marquez
swann'ların zamanı kayıp zaman izinde - marcel proust
sevda kadınları - elfriede jelinek
solak kadın - peter handke 
gurur ve önyargı - jane austen
"her şeyi" unut - burçak özlüdil...

şeklinde uzaar gider, ha bir de quercus science serisi var ki, bütün uzay kitaplarını istiyorum! ve utanmadan sizi mimliyorum, ayci hanımcım! yazın bakalım :D

27 Mart 2009 Cuma

beefólk

michael, viyana'daki ender avusturyalı arkadaşlarımdandı; anlatacak hep bir gezgin hikayesi, peynirin sadece akşamları şarabın yanına yenilebileceğine dair güçlü bir inancı ve malezyada dikilmiş üstüne göre bi dolap takım elbisesi-gömleği vardı, ama en önemlisi çok farklı çok renkli arkadaşları vardı ve her karşılaşmamızda beni bir yenisiyle tanıştırırdı...
 bir nisan günü çocukluk arkadaşıyla tanıştırdı beni. o avukat olup, üstüne ekonomi doktorası yaparken, klemens ve diğerleri de kendilerini müziğe adamışlar konservatuarı bitirmişler, ne de güzel, ne iyi etmişler, sonra bir araya gelip yaptıkları "proje"ye beefólk demişler.
işte hayatımda gördüğüm en enteresan, en güzel, ağzı açık bırakan konserlerden biriydi o akşam sarGfarbrik'de gittiğim, üstüne bir de imzalı konser cd'si hediye edildiğim. 

25 Mart 2009 Çarşamba

why stay?

yurdumun hanımı, derslerimin anası olmak için mi?
hiç sanmıyorum, gencim güzelim öyleyse ben bu gece gezerim...

24 Mart 2009 Salı

mariahilfer'de

son günlerde olmadık vakitlerde, alakasız yerlerde yürürken buluyorum zihnimi elimde kalem vücudum oturduğum yerde dururken.  bugün sol elimde kalem, ispanyolca dersinde otururken birde baktım ki aslında dolaşıyorum ben mariahilferde... zaten yorgunum günün son saatinde birden içim burkuldu durduk yere, şimdi binsem U6'e gitsem mariahilfer'e önce nordsee'e sonra allah nereye yürü ya-kulum derse... ama nafile, ben odamda yine babannem tarzı atıştırıyorum şimdi bir kağıt peçete üstünde, bir dilim ekmek ve bi kaç parça peynir eşliğinde...

23 Mart 2009 Pazartesi

esraaa, leylaaa :]

benim küçüklüğümden beri biriktirdiğim utançlarım vardır ufak tefek, insanlar bilmez, farketmez, düşünmez bile o durumdan utandığımı, ama öyledir utanırım, ve her aklıma geldiğinde tekrar hayıflanırım kendime.
ben küçücük, tefecik, göbeği toparlacık bir kızken (evet pofuduk bi çocuktum inanması güç ama gerçek) amcamlardan biri (ohoo bende amca çook) bizde kalıyordu, ya bayramdı ya seyran hatırlamadığım bir sebepten. işte o zaman sabah uyanınca tuvaletten çıkan babamın pijamalarını giymiş bacaklara sarılmıştım şap diye (bacak kadardım çünkü :)) sonra kaldırıp kafayı bir baktım ki ne göreyim: babamın pijamasının içinde başka biri var!!! meğerse amcammış, yaşadığım şoku babamı görene kadar atlatamamıştım, sonra da uzunca bir süre utanmıştım amcama babam diye sarıldığım için... 
şimdi aynı çocuksu utanç jehan'ın leyla'sını dinledikçe belirmekte yanaklarımda küçük bir pembelik halinde.. neden mi? işte orası bir sonraki bölümde.. :P

18 Mart 2009 Çarşamba

gökgürültüsü

rüzgar pencerelerde,
parlak göz alıcı bembeyaz ışıklar yeryüzünde,
boşlukta yankılanan çatırtılar,
ve mosmor bir gökyüzü,
sanki hayal aleminde...
çok seviyorum ben böyle havaları işte..

gökgürültülü sağanak yağışlı.

16 Mart 2009 Pazartesi

çok telefonluluk

türklere has bir hadise midir acaba bu çok telefonluluk yoksa başka milletlerde de var mıdır? hayır yani ben yabancı arkadaşlarımın hiç birinde görmedim, duymadım, "bu benim t-mobile'ım bu da orange numaram hangisini vereyim" dediğini.. nedir bu bizdeki operator deliliği anlamadım gitti, yok efenm birinin 1000lik mesajı varmış, diğerinin bedava konuşması, ne yani bu kadar mı müptelasısınız şu aletlerin? itiraf ediyorum ben de denedim bir ara iki hat kullanmayı ama işe yaramadı, ikinci telefon hep dolapta, hattı kapalı kaldı. işte onun içindir ki aradığımda cevap vermeyip de sonra "ne oldu?" diye aptalca smslerle geri dönenlere, pıtır pıtır 7/24 mesaj çekenlere tahammül edemiyorum, amaç iletişmekse, arayalım iletişelim, konuşup güzelleşelim, pıtır pıtır mesaj yazıp tuşları eskitmeyelim, parmak kası geliştirmeyelim, di mi ama.       

12 Mart 2009 Perşembe

uyan

belki çocukluktan kalan küçücük bir hikayenin ardından gitmek içindir uykular
belki yaşanmamış, yaşanacak onca hayal peşinden koşmak içindir bütün masallar
uyan uykundan
çok uyursan herşey geçer yaşanmadan
uyan güzel uykundan
 ne kadar tatlı da olsa hayat uykuyla geçmez
yaşanacak o kadar çok şey
anlayacak anlatacak çok hikaye var aklımda
ama sen uyursan kime anlatırım
sen gözlerin kapalı kalırsan kime 
çok uyursan gözlerin mahmur kalır
güneş ısıtmaz kirpiklerini
uyan uykundan güzel kız 
içi güzel, yüzü güzel, canı çook şeker...

hep ayıp etsin isteriz :)

bu seferki alice altın mantar ödülü, ayci hanımcığımıza gidiyor, kendisi uzaktaki yakınımız olur, sineklendiğini iddia ederken yazılarına koyduğu başlıklarla beni herzaman güldürür.
annesine verdiği sözü bu sefer tutmasını diliyor ve istediği iks5'i bir bardak vişne suyu ve bi kule çikolata eşliğinde yan masadan gönderiyorum. yarasın kuzucum :]

11 Mart 2009 Çarşamba

bu belvedere'nin anısıdır

an gelir bütün anılar geri gelir: hisler, yaşanan anlar, sesler, insanlar... benim bir çekmece dolusu anım vardı viyanadan taşıdığım, hepsini dizdim, resmini çektim, adına da bunch of memories dedim, ve başladım tek tek anlatmaya yıldönümleri gelince; neydi, nasıl bu kadar özeldi.  
işte bu belvedere'nin iki kişilik anısıdır, geçen sene bu zamanlar mutlu bir mart günü.
belvedere geniş bir bahçe içinde bir saraycığı, serası, koca havuzu, çeşit çeşit heykelcikleri ve çiçekleri olan bi saray, içeride sergilenen en önemli eserlerden biri de gustav klimt'in der kuss'u dur. evet evet hani şu benim hayranı olduğum.. tabi ben bu gerçeği saraydan çıktıktan  sonra biletlere tekrar bakınca farkettim, tablonun kendisini görmeden yanından geçtim.
der kuss'u görmedim ama geniişce bir kırda büyük yeşil bir ağacın altında duran mor ve pembe elbiseli, şemsiyeli 2 eski çağ hanfendisinin resmedildiği tabloyu çok beğendim. o kadar ki gözlerime inanamayıp gerçek mi bu ya diye tabloya elledim, hatta tırtıkladım :) evet, ben safım :] sonuç mu? tabii ki alarmlar çalmaya ve etrafta telsizli ablalar dolaşmaya başladı, hâl böyleyken biz de hafiften sıvıştık ortamdan ve sarayın bahçesinin devasa siyah demir kapılarından dışarı adım attığımız anda rahat bir nefes aldık..
bu macera ilk gerçek sanat eseri görüşümdür, ama son olmamıştır, daha sonra ne picasso'lar monet'ler gördüm ama ellemedim, yanına yaklaşıp nefes bile üflemedim o derece yani... 
siz siz olun, merakınıza sahip olun :)

8 Mart 2009 Pazar

annecim yeni araban geliyor :)

efenim şimdi şöleki benim babam biraz gıcık bi adamdır, annemin arabasını satıp satıp yenisini alırdı, passat aldı, 403 aldı, mazda aldı en sonunda mercedes bile aldı ama bi bmw almadı anacağızıma, bu garibim de gençken bi beyaz bmw beğenmiş hep onu ister dururdu. bi gün doğum gününde minyatur x5 aldım, çekip bırakılınca gidenlerden nasıl mutlu oldu anlatamam hâlâ dolabının baş köşesinde durur, onunla avunur. araba alırım diye biriktirmeye başladığı paraların bi kısmını da ben yurt dışına giderken çekip verdiği için elime, dedim sana bi bmw almak boynumun borcudur :)  
düşündüm taşıdım paranın zaman değerinden bileşik faiz hesaplarına varıncaya kadar hesapladım, türkiye şartlarında kendi bünyeme uygun iyi bir işte çalışıp aynı zamanda kendi bünyeme uygun bir hayat sürer, o arada da sıkı birikim yaparsam 7 yıla kapına çekiyorum anneciğim bunlardan birini, e birazcık daha sabrediceksin artık :]

6 Mart 2009 Cuma

hipokrat yemini etmiş beyaz önlüklü kuaförler

anlamıyorum ben bu doktorları, ya tıp diploması gittigidiyor'dan acayip uygun fiyatlara satılmaya başladı da benim haberim filan mı yok? 3 günde 3 kere hastalığımı değiştirdiniz ya daha ne diyim size, bir de kapris yapmalar filan e o ilacı yazmışlar mesuliyet onların olmuş artık biz karışmayız demeler... ulan ölüorum ben burda, siz kapris yapicaz diye uğraşıyosunuz, bütün gece ateşimin 38.5 altına inmemesine ek olarak, bu sabah ilk defa hasta olmaktan bu kadar korktum, çünkü parmaklarım karıncalanıp ellerim tutmamaya başladı bi anda, nooluyoruzlar geldi bana (öf iğrenç bi türkçe)
herneyse şu an şıpır şıpır terliyorum, nefes alabiliyor olmama şükredip, burnuma kulaklarımı hatta gözlerime bile su kaçmış hissiyle başetmeye çalışıyorum ama kalkıp bunu yazıyorum çünkü evet, 5 para etmezsiniz kuaför kılıklı doktorlar, adam olun!

2 Mart 2009 Pazartesi

¿unas preguntas?

*erkekler naz olsun diye hayır der mi hiç, yoksa her hayır sağlam kesin kararlı son bir hayır mıdır?
*sabah 6 arabasına binsem, 7:15 uçağına yetişir miyim?
*yerel seçimlerde izmiri akp alsa toplu taşıma iyileşir mi, herhangi bir şey değişir mi?
hadi bakalım gençler, söyleyin. 

23 Şubat 2009 Pazartesi

hayat ile gmat

bence hayat aslında bir gmat; gmat'de önemli olan neyi ne kadar bildiğin değil, gmat'le ne kadar iyi başa çıkabildiğindir, hayat da biraz öyle, ne kadar sahip olduğun, neler öğrendiğin değil, onunla ne şekilde başa çıkabildiğindir sonuçta skorunu tavan ya da taban yaptıran.

nasıl ki, gmat'in soru havuzları vardır, doğru yaptıkça zorlaşan ama getirisi yükselen, ve her hatanda bir alt gruba düşüren, hayat da biraz böyledir, baştan yanlış yaparak başlarsan birşeylere, ve in-a-row hata yapmaya devam edersen, bir kere düşürüldün mü aşağıya, artık ne kadar uğraşırsan uğraş en yüksek gruba çıkma imkanın kalmamıştır.

zaman kısıtlıdır, üstünde baskı yaratır, zor durumlarda ilk aklına gelen doğruymuş gibi görünür, ama iyi düşünmen gerekir, nitekim o ilk aklına gelen seçenek genelde seni yanılgıya düşürendir.

gmat'de soru atlamak ya da geriye dönüp tekrar yapmak gibi bir şansın yoktur; aynı hayat işte, yaşadığımız hiçbir an'a geri dönemiyoruz, söylediğimiz sözleri, verip de sonradan yanlış olduğunu farkettiğimiz kararları değiştiremiyoruz.

gmat'den full çekilmez, hayattan da. insan illahaki bir yerde hata yapar, önemli olan o hataları başta değil, daha toleransla karşılanacağın illerleyen zamanlarda yapmaktır.

ve ne kadar çalışırsan çalış hiç bir zaman gmat'e yeterince hazır değilsindir, ya da hayata; heran herşey karşına çıkabilir, bildiğini zannettiğin kalıplardaki sorular seni fena halde şaşırtabilir.

işte...

22 Şubat 2009 Pazar

alice altın mantar ödülleri

ilk altın mantar ödülümü, uyanıp saçmalayan, hislerimizin sesi olan, sevgili arcoiris'e veriyorum. bugün readerdan açıp okuduğum iki yazısı da beni fazlaca dile getiren şeylerdi.
umarım böyle güzel uyanıp saçmalamaya devam eder...
Uyandım, Saçmaladım

19 Şubat 2009 Perşembe

where it all begins

bir 19 şubat cumasıydı. 
sabiha gökçenden ilk uçuşum değildi ama, dış hatlardan ilk çıkışımdı. benim için yurtdışına gitmek o kadar büyük bir olaydı ki anlatamam, sonunda senelerdir çekmecede bekleyen pasaportumu kullanıyordum. kontrolleri geçip son gate'e gelmek artık dönüşü
 olmayan bir noktadayım hissi uyandırmıştı içimde, ki öyledi de. austrian havayollarının kıpkırmızı giyinmiş gülmekten yanaklarının kas yaptığını tahmin ettiğim hostesleriyle yeni bir döneme merhaba diyordum.  uçuş bitip viyanaya geldiğimde, schwechat havaalanında ilk defa heyecandan ellerim titredi, telefonun tuşlarına basamıyordum, hattımı yurtdışına açmış olsalar evi arayıp indim diyecektim, diyemedim. senelerdir tek başıma yolculuk ediyordum ordan oraya ama bu sefer farklıydı, tamamen yeni, tamamen yabancı, tamamen tek başımaydı.
işte herşey böyle başladı... 

18 Şubat 2009 Çarşamba

I come from time-is-precious-land

ben çizgi film yapsam richie rich değil watchie watch olurdu, köpeğin ismi de dollar değil time olur, tik tak diye havlardı heralde B) 
buradan halihazırda yönetici olmuş, veya yakın gelecekte olacak olan ama gözünü hâlâ açamamış şahıslara sorarım:
sizce "toplantı" ne demek?
her ne sanıyorsanız söyleyim şunlar demek olmadığı kesin:
* herkesi meetingroom'a toplayıp sonra kişisel hattında harcadığı muhabbet saatlerinden sonra saatin 9 olduğunu farkedip geç olmuş yarın yaparız demek;
* saat 5 de şurada diyip, saat 5.45de orada olmak,
* 1 saatlik bir görüşmeye davet edip 3 saat sonra hâlâ konunun özüne gelememiş olmak,
de-ğil-dir! 
bir olay toplantıysa;
*konusu
*amaçları
*süresi
*katılımcıları
*yeri ve zamanı bellidir.
atalarımız bile demiş vakit nakittir diye onu da mı bilmiorsunuz e insaf.
hadi şimdi gidip aklınızı başınıza devşirin, adam olup öyle gelin..
bir de iş dünyasının önde gelen kadınları olacaksınız...

15 Şubat 2009 Pazar

come to me, özledim seni...

özlediğin, gidip göremediğindir;
ama gidip görmek istediğin

özlem gidip görememendir;
ama gidip görmek istemen

özlediğin, gidip görmek istediğin;
ama gidip göremediğin

özlem..gidip görmek istemen,
ama gidememen, görememen;
gene de istemen..

oruç aruoba

12 Şubat 2009 Perşembe

..ve işte geri döndük!

-nedir bu "alice hanım" hadisesi?
alice olma durumunun temelleri viyanadaki bir U4 metro seyahati zamanına dayanır. Belli bir yaşanmışlığın ve kişisel paylaşımların üstüne gelen yorumdur: "öyleyse sen alice olmalısın hani şu harikalar diyarı olan".
hanım eki zamanla tunca tarafından geliştirilir, şahsım tarafından pek bi sevilir, üstüne bir de yazdıklarımı toplayıp kitap olarak basmak isteyen arkadaşlarımla, mesenger muhabetlerimizi beğenip e sen bunları blog'a yazsana diye yüreklendiren dostlarım olunca, işte karşınızda alice hanım...
- e peki bu bulutlar, ve lefty sidebarlar? dedim normal :)
şekilli makaslar hiçbir zaman elime uymadı, cezveden kahveyi dökmek hiç kolay olmadı hep sağa sola bulaştı, ilkokulda 3 kişilik sıraların ortasına hiç  oturmadım, dergileri tersten okudum hep.. evet çünkü ben solağım :) hâl böyleyken lefty sidebarlar bana daha hoş gözüküyor, çoğu sağlak arkadaşım dikkat dağıttığını düşünse de ben pek seviyorum.
bulutlara gelince, ben çektim onları istanbulda sultan ahmette, boyutlarını da kendi ibm'ime göre ayarladım, dev ekranlarınız varsa ve görüntü kendini tekrarlıyorsa, bence şikayet etmeyin, şükredin :]
- bu kızın dilbilgisinden haberi yok galiba...
hayır, var. ama büyük harfleri sevmiyorum o kadar. bir de bazen bazı şeyleri aynen telaffuz ettiğim gibi yazmak daha samimi geliyor. 

- ve haftanın olayı pfanner!
benim için bu pfanner kutularından oncasının yanyana dizildiği rafı gördüğüm an,  severek ayrıldığın eski sevgiliyi gördüğün andan farksızdı. önce bir inanamadım, sonra mutluluk kapladı her yanımı, ardından heyecan yükselmeye başladı içimde, yanımdakilere baktım soran gözlerle, onlarda susarak bakışlarıyla onayladı, ve gittim aldım bir tanesini, kucakladım...
o kutular benim yani alice hanımın memleketinden birer parçaydı, viyanadandı... marketin "real" olması ayrı bir olaydı. gerçekti ve karşımdaydı...
erasmus olmak nedir, viyanalı olmak neden bu kadar önemlidir, bunun üstüne kitap, hatta ansiklopedi bile yazabilirm onun için ki, şimdilik girmiyorum detaya...  

işte böyle sevgili izleyicilerim, uzun süren bu sessizliğimde neseküpü'nden takip ettiyseniz de günlük hayatımı, alice hanım olarak ekranlara dönmek güzel :)