2 Mart 2009 Pazartesi

¿unas preguntas?

*erkekler naz olsun diye hayır der mi hiç, yoksa her hayır sağlam kesin kararlı son bir hayır mıdır?
*sabah 6 arabasına binsem, 7:15 uçağına yetişir miyim?
*yerel seçimlerde izmiri akp alsa toplu taşıma iyileşir mi, herhangi bir şey değişir mi?
hadi bakalım gençler, söyleyin. 

23 Şubat 2009 Pazartesi

hayat ile gmat

bence hayat aslında bir gmat; gmat'de önemli olan neyi ne kadar bildiğin değil, gmat'le ne kadar iyi başa çıkabildiğindir, hayat da biraz öyle, ne kadar sahip olduğun, neler öğrendiğin değil, onunla ne şekilde başa çıkabildiğindir sonuçta skorunu tavan ya da taban yaptıran.

nasıl ki, gmat'in soru havuzları vardır, doğru yaptıkça zorlaşan ama getirisi yükselen, ve her hatanda bir alt gruba düşüren, hayat da biraz böyledir, baştan yanlış yaparak başlarsan birşeylere, ve in-a-row hata yapmaya devam edersen, bir kere düşürüldün mü aşağıya, artık ne kadar uğraşırsan uğraş en yüksek gruba çıkma imkanın kalmamıştır.

zaman kısıtlıdır, üstünde baskı yaratır, zor durumlarda ilk aklına gelen doğruymuş gibi görünür, ama iyi düşünmen gerekir, nitekim o ilk aklına gelen seçenek genelde seni yanılgıya düşürendir.

gmat'de soru atlamak ya da geriye dönüp tekrar yapmak gibi bir şansın yoktur; aynı hayat işte, yaşadığımız hiçbir an'a geri dönemiyoruz, söylediğimiz sözleri, verip de sonradan yanlış olduğunu farkettiğimiz kararları değiştiremiyoruz.

gmat'den full çekilmez, hayattan da. insan illahaki bir yerde hata yapar, önemli olan o hataları başta değil, daha toleransla karşılanacağın illerleyen zamanlarda yapmaktır.

ve ne kadar çalışırsan çalış hiç bir zaman gmat'e yeterince hazır değilsindir, ya da hayata; heran herşey karşına çıkabilir, bildiğini zannettiğin kalıplardaki sorular seni fena halde şaşırtabilir.

işte...

22 Şubat 2009 Pazar

alice altın mantar ödülleri

ilk altın mantar ödülümü, uyanıp saçmalayan, hislerimizin sesi olan, sevgili arcoiris'e veriyorum. bugün readerdan açıp okuduğum iki yazısı da beni fazlaca dile getiren şeylerdi.
umarım böyle güzel uyanıp saçmalamaya devam eder...
Uyandım, Saçmaladım

19 Şubat 2009 Perşembe

where it all begins

bir 19 şubat cumasıydı. 
sabiha gökçenden ilk uçuşum değildi ama, dış hatlardan ilk çıkışımdı. benim için yurtdışına gitmek o kadar büyük bir olaydı ki anlatamam, sonunda senelerdir çekmecede bekleyen pasaportumu kullanıyordum. kontrolleri geçip son gate'e gelmek artık dönüşü
 olmayan bir noktadayım hissi uyandırmıştı içimde, ki öyledi de. austrian havayollarının kıpkırmızı giyinmiş gülmekten yanaklarının kas yaptığını tahmin ettiğim hostesleriyle yeni bir döneme merhaba diyordum.  uçuş bitip viyanaya geldiğimde, schwechat havaalanında ilk defa heyecandan ellerim titredi, telefonun tuşlarına basamıyordum, hattımı yurtdışına açmış olsalar evi arayıp indim diyecektim, diyemedim. senelerdir tek başıma yolculuk ediyordum ordan oraya ama bu sefer farklıydı, tamamen yeni, tamamen yabancı, tamamen tek başımaydı.
işte herşey böyle başladı... 

18 Şubat 2009 Çarşamba

I come from time-is-precious-land

ben çizgi film yapsam richie rich değil watchie watch olurdu, köpeğin ismi de dollar değil time olur, tik tak diye havlardı heralde B) 
buradan halihazırda yönetici olmuş, veya yakın gelecekte olacak olan ama gözünü hâlâ açamamış şahıslara sorarım:
sizce "toplantı" ne demek?
her ne sanıyorsanız söyleyim şunlar demek olmadığı kesin:
* herkesi meetingroom'a toplayıp sonra kişisel hattında harcadığı muhabbet saatlerinden sonra saatin 9 olduğunu farkedip geç olmuş yarın yaparız demek;
* saat 5 de şurada diyip, saat 5.45de orada olmak,
* 1 saatlik bir görüşmeye davet edip 3 saat sonra hâlâ konunun özüne gelememiş olmak,
de-ğil-dir! 
bir olay toplantıysa;
*konusu
*amaçları
*süresi
*katılımcıları
*yeri ve zamanı bellidir.
atalarımız bile demiş vakit nakittir diye onu da mı bilmiorsunuz e insaf.
hadi şimdi gidip aklınızı başınıza devşirin, adam olup öyle gelin..
bir de iş dünyasının önde gelen kadınları olacaksınız...

15 Şubat 2009 Pazar

come to me, özledim seni...

özlediğin, gidip göremediğindir;
ama gidip görmek istediğin

özlem gidip görememendir;
ama gidip görmek istemen

özlediğin, gidip görmek istediğin;
ama gidip göremediğin

özlem..gidip görmek istemen,
ama gidememen, görememen;
gene de istemen..

oruç aruoba

12 Şubat 2009 Perşembe

..ve işte geri döndük!

-nedir bu "alice hanım" hadisesi?
alice olma durumunun temelleri viyanadaki bir U4 metro seyahati zamanına dayanır. Belli bir yaşanmışlığın ve kişisel paylaşımların üstüne gelen yorumdur: "öyleyse sen alice olmalısın hani şu harikalar diyarı olan".
hanım eki zamanla tunca tarafından geliştirilir, şahsım tarafından pek bi sevilir, üstüne bir de yazdıklarımı toplayıp kitap olarak basmak isteyen arkadaşlarımla, mesenger muhabetlerimizi beğenip e sen bunları blog'a yazsana diye yüreklendiren dostlarım olunca, işte karşınızda alice hanım...
- e peki bu bulutlar, ve lefty sidebarlar? dedim normal :)
şekilli makaslar hiçbir zaman elime uymadı, cezveden kahveyi dökmek hiç kolay olmadı hep sağa sola bulaştı, ilkokulda 3 kişilik sıraların ortasına hiç  oturmadım, dergileri tersten okudum hep.. evet çünkü ben solağım :) hâl böyleyken lefty sidebarlar bana daha hoş gözüküyor, çoğu sağlak arkadaşım dikkat dağıttığını düşünse de ben pek seviyorum.
bulutlara gelince, ben çektim onları istanbulda sultan ahmette, boyutlarını da kendi ibm'ime göre ayarladım, dev ekranlarınız varsa ve görüntü kendini tekrarlıyorsa, bence şikayet etmeyin, şükredin :]
- bu kızın dilbilgisinden haberi yok galiba...
hayır, var. ama büyük harfleri sevmiyorum o kadar. bir de bazen bazı şeyleri aynen telaffuz ettiğim gibi yazmak daha samimi geliyor. 

- ve haftanın olayı pfanner!
benim için bu pfanner kutularından oncasının yanyana dizildiği rafı gördüğüm an,  severek ayrıldığın eski sevgiliyi gördüğün andan farksızdı. önce bir inanamadım, sonra mutluluk kapladı her yanımı, ardından heyecan yükselmeye başladı içimde, yanımdakilere baktım soran gözlerle, onlarda susarak bakışlarıyla onayladı, ve gittim aldım bir tanesini, kucakladım...
o kutular benim yani alice hanımın memleketinden birer parçaydı, viyanadandı... marketin "real" olması ayrı bir olaydı. gerçekti ve karşımdaydı...
erasmus olmak nedir, viyanalı olmak neden bu kadar önemlidir, bunun üstüne kitap, hatta ansiklopedi bile yazabilirm onun için ki, şimdilik girmiyorum detaya...  

işte böyle sevgili izleyicilerim, uzun süren bu sessizliğimde neseküpü'nden takip ettiyseniz de günlük hayatımı, alice hanım olarak ekranlara dönmek güzel :)

27 Ocak 2009 Salı

nerdesin alice?

buralardayım yaşıyorum, finaller, malum; bir to-do list var şu an zihnimde: muazzam.
değişmeyen tek şey değişimin kendisi olacak önümüzdeki hafta. bir tomar yazı, yeni bir dizayn, yeni bir blogla karşızda olacak alice hanım..

Hep Küçük Şeyler Bizi Usandıran 
Küçük Şeyler Bizi Utandıran 
Hep Küçük Şeyler Küçük Şeyler Bizi Yarıştıran 
Küçük Şeyler Bizi Uzlaştıran 
Küçük Şeyler Hepsi de Küçücük Şeyler 
Bizi Yönlendiren, Sevindiren, Düşündüren 

Hep Kısa Anlar, Mutluluklar 
Hayal Görür Uzun Sananlar 
Hep Kısa Anlar Karar Verdiğimiz 
Sonra Günler Boyu Neden Diye Düşündüğümüz 
Kısa Anlar Hepsi de Kısacık Anlar 
Bizi Yönlendiren, Sevindiren, Düşündüren 

Hep Büyük Düşler, Büyük Düşler Peşinde Koştuğumuz 
Sonra Nerdeyiz Diye İçinde Kaybolduğumuz 
Hep Büyük Düşler Elimle Tutamadığım 
Hiç Görmediğim, Yaşamadığım 
Büyük Düşler Hepsi de Küçücük Şeyler 
Bizi Yönlendiren, Sevindiren, Düşündüren 

Hep Küçük Şeyler Bizi Savaştıran 
Küçük Şeyler Bizi Barıştıran 
Hep Küçük Şeyler Seni Sevdiğim 
Küçük Şeyler Seni Üzdüğüm 
Küçük Şeyler Hepsi Minicik Şeyler 
Bizi Yönlendiren, Sevindiren, Düşündüren 

20 Ocak 2009 Salı

"Richard Of York Gave Battle In Vain"

mnemonic: Red, Orange, Yellow, Green, Blue, Indigo, Violet
Geçenlerde tam da gastronomi üzerine yüksek yapmayı düşünürken doldurduğum career-path testi sonuçlarından önce, ilgi alanlarımı soran on yüz bin milyon tane kutucuk çıktı ekrana; business, health, tech, money, finance, estates etc. gibi gayet klasik; ama ilgimi çeken birtane vardı ki saatin çok geç olduğu  ve artık uyumam gerektiği fikrini uyandırdı bende.. "rainbows"..
henüz olayın altındaki mantığı çözmüş değilim, ama şimdi de heryerde karşıma çıkmaya başlayan bu gökkuşağı fikrini çok sevdim: ne de olsa, gökkuşağı gibi olan hayatıma binbirinci rengi katar sevdiklerim.

18 Ocak 2009 Pazar

şimdi burhan olsa şurda, beraber ders çalışsak

evet şimdi burhan olsa 703'de otursak beraber ders çalışsak, beraber saçmalasak, iğrenç espiriler sıçsak ortaya, sandalyeden düşenen kadar gülsek ya da o normal davransa ben gülsem... 
benim için gelsin: I work all nite, I work all day, ain't it sad :]
 

11 Ocak 2009 Pazar

Gustav Klimt ile Schopenhauer


bir mart günüydü, soğuk, güneşli, mavi göklü, beyaz köpüksü bulutlu; mutlu... Belvedere'deydim.
Klimt de oradaydı, hemde en can alıcı parçasıyla, ben sarayın kapısından onun orada olduğunu dâhi bilmeden çıktım.  bir ocak günü, remzi kitap evi, tatlı bir satış danışmanı 5 senedir remzideymiş, kitaplar ne güzel, şu ajandaların şöylesini de yapsalar keşke a evet ne kadar kullanışlı olurdu değil mi diyalogları, iyi akşamlar dileyip kapıdan çıkmak üzereyken sergide gördüğüm devasa swarovski kitabını açtığımda karşıma ilk çıkan sayfa, yine orada karşımda "Der Kuss",üstelik de danışman kız hastasıymış. 

okuduğum bir blog, okuduğum bir kitap, internette dolaştığım ideefixe yorumlarındaki alıntılar. hep aklıma çok yatkın gelen sözler, böyle bir cümle benim ağzımdan da çıkabilirdi yakınlığıyla sözün sahibine baktığımda karşıma çıkan isim: Schopenhauer. yani nasıl oldu da bunca zaman ben bu adamla tanışmadım hâlâ anlamış değilim. neyseki aşkın metafiziği tanıştırdı bizi, bakalım sıradaki hangi kitaplar yakınlaştıracak..

8 Ocak 2009 Perşembe

teşekkürler tanrım

sian evans (kosheen)
liesje sadonius (hooverphonic)
leigh nash (fauxliage-delerium)
chemda (conjure one)
sinead o'connor
kristy hawkshaw...
ve şu an aklıma gelmeyen daha birçoğunu yarattığın için!
 teşekkürler tanrım:)
ps: i love you

31 Aralık 2008 Çarşamba

için güzel olsun


gece yarısı kız muhabbetlerimiz malum; ne kadar değiştik neydik ne olduk, aldığımız veya verdiğimiz kilolar yakıştı mı, kim güzel, güzellik ne vesaire.
ve ben son sözü söyledim yeşim koptu:
"ben bunu bilir bunu sölerim: en önce için güzel olacak, onun için victoria's secret giyiceksin"
 :))) 

30 Aralık 2008 Salı

çığlık atmak istiyorum

ah şimdiki kafam bilmem ne kadar zaman önce olsaydı demedim hiç, demem de. 
her dönemdeki kafam o döneme göre gayet yeterliydi, gayet büyük düşündü iyi işler başardı.
ben sadece etrafımda örnek alabileceğim, bırak beni yarım kadar adamlar olsaydı isyanındayım.
rekabetçi olabilirim ama etrafımda benim mânâlı bir yarış içinde olmamı sağlayacak örnekler yoksa upper limit değilse kimse, bence herşey boş. sadece standartları yükseltip ortamı kasacak adamlar istiyorum, bana örnek olsunlar, yarım kadar yeter...
not:
kimse üstüne alınmasın, yarası olan bile gocunmasın,y azıyorum çünkü içimde kalırsa taşlaşacak boğazıma oturucak, gözlerimi yakacak. muhtemelen birazdan silerim.

27 Aralık 2008 Cumartesi

ahirim sensin

cahildim dunyanin rengine kandim
00:35 hayale aldandim bosuna yandim
  seni ilelebet benimsin sandim
  olurum sevdigim zehirim sensin
  evvelim sen oldun ahirim sensin
 ben: aaah aşık olicaksın eşekler gibi seviceksin, sonra özleyip özleyip hatta severek ayrılıp bu şarkıları dinleyip anıra anıra alicaksın, off o his bile süper olur ha...
 Gorkem: CAHILDIM DUNYANIIIIIIIIIIN RENGINE KAAANNNDIIIIM
00:36 ahahahaha mazosist seni
  evet malesef hayatin tek esprisi bu
  kazanip kazanip kaybediceksin
  sonra bidaha kazanicaksin
  ki bi daha kaybedebilesin
  aaah ah

26 Aralık 2008 Cuma

starismur


bakar durur gtalk
bakar durur gmail, facebook
bakar durur gorkem
esra yok
esra nerde ki?
esra yok.

pozisyon izmir
ofset asansor
korfez kapkara bir col
kirmizilar maviler karsida
izmire apacik sirtini donmus kare masa
masada bardak, bardakda raki
izgara cipura hafif kararmis disi
kamera don, sandalye bos
kamera don, sandalye bos
kamera don, sandalye bos
kamera don, esra!
gozlere odaklan, gozler uzakta.
gozlere odaklan, alis.
karsi yakanin isiklari
izmir esranin gozlerinde, alis.

pozisyon izmir
ofset korfezin ortasi
karanligin ortasinda bir kararti
bir balikci kayigi tas catlasa dort metre -ki catlamaz-
eski bir kot ustunde kirli bir mont
basinda orgu bere
bir elinde olta -ki ucunda yem yok-
bir elinde bir kirmizi
kamera don, kayik bos
kamera don, gorkem.
gozlere odaklan, ozler uzakta.
gozlere odaklan, alis.

bakar durur izmir, esra yok
bakar durur izmir, gorkem yok
 

23 Aralık 2008 Salı

bir milonga, kontrolsüz gülümseme ve eski bir yazı


bizi tangoya başlatan şey ne oldu?
aslında bunun aşkın vücutsuzlaştırılmış hali olduğunu düşünürsek...
hangi kalp kırıklığı bizi bu noktaya getirdi.
neden bu aşka düştük biz acaba...
ve belki de yaşatamadığımızı yaşatmak, yaşayamadığımızı yaşamak için seçtik bu yolu
tanımadığımız kollarda aradık aşkı artık, ama kirli gecelerde değil
daha temiz yollarda, belki de milongalarda...

19 Aralık 2008 Cuma

sabahlara kadar içsek sevişsek

ne sen işe gitsen, ne ben ayılsam
derin bir uykunun dibine düşsek
içim ürperiyor ya sen hiç yoksan... 

nerdesin firuze, ya evde yoksan covered by esra 

9 Aralık 2008 Salı

sidereal time of insignificance

ah elimde olsadı keşke..
önce çekmecemi açar kutunun içinden mavi kaplı altın baskılı sevimli defterimi alır direk narlıdere karakolunun yolunu tutardım. 2inci kata çıkar 5 senelik der başlardım beklemeye...
dönüşte direk bilgisayarımn başına oturur rezervasonlarımı yaptırır, kendimi de bir güzel sigortalattıktan sonra gider termalin yanına çalardım kapıyı..
ben geldim işte pasaport, işte evrak hadi verin vizemi de gideyim artık derdim ve gelirdim arkama bakmadan...

6 Aralık 2008 Cumartesi

not

"sana simdi guzel bisey vermek istiyorum
ama su an yanimda guzel bisey yok
fakat not ediyorum
sen de not al
sana guzel bisey borcum var"

4 Aralık 2008 Perşembe

chill'in'

valizler toplanırken bir kez daha kısa ve de uzun bir seyahate çıkarken, her zamanki gibi herşeyi tek tek elden geçirdim, valizimle beraber kafamdaki uçuşan parçaları tek tek yerleştirdim;
büyümekten midir, değişmek midir anlayamadan...
şu sıralar; ki bu sıralar pek de kısa bir süreç değil; artık o eski çok sevdiğim, ezbere bildiğim, çalarken içinden kendim geçtiğim, notaları çalan her teli,eli,dili zihnimdeki üçboyutlu gösteriden tek tek seçtiğim müziklerim pek de haz vermiyor bana, başımı ağrıtıyor ve sanki ayrıca canım R51'imi yavaşlatıyor hayatıma sekte vuruyor gibi geliyor bana...